Genesis grubunun en önemli albümlerinde gitar çalmış, sayısız çalışmada yer alan, Progresif Rock gitaristi denince akla gelen ilk isimlerden olan Steve Hackett ile yeni albümü, Genesis’ten ayrılma süreci, hayatı, gelecek planlarıyla ilgili konuşmak için progresifrock.com olarak bir araya geldik.

 

 

Röportaj: Nazım Can Işık

 

Merhaba, nasılsınız?

Hepimiz oldukça iyiyiz. Çok teşekkürler.

Sene başında “Under a Mediterranean Sky” adında bir albüm çıkardınız. Tamamen akustik ve doğu ezgileri oldukça hissediliyor, aynı zamanda pandemi sırasında hazırlanmış bir albüm. Albüm ve hazırlanma süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Amerika turumun ortalarındaydım ve her yer kapanmıştı. Philadelphia’dan son uçuşa binip İngiltere’ye döndük. İngilte’ye döndüğümde ise önümde iki seçenek vardı. Ya yeni bir rock albümü üzerinde çalışmaya başlayacaktım ya da orkestral elementler içeren aküstik bir albüm yapacaktım. Dürüst olmak gerekirse, elimde biraz geniş bir süre olduğunu da düşünüp akustik albümü yapmak için iyi bir zamanlama olduğuna kanaat getirdim. Akustik müziğin belki de elektrikli müziğin belki de yapamadığı şekilde duygularımı ortaya çıkardığını hissettim. Evde kendi kendime olduğum zaman klasik müzik dinliyorum çoğunlukla artık. Orkestraları dinlemek hoşuma gidiyor. Bu albümde de bir orkestra kullanacaktım, bir kaç sene önce beraber çalıştığım ve çok keyif aldığım bir orkestra vardı. Hepimiz çalışmaya hazırdık ama gerçekten de pandemi işleri hepimiz için çok zorlaştırdı. Bu sebepten istediğimizden daha az müzisyenle çalıştık ve Roger King orkestrasyon konusunda yardımcı oldu. Bazen gerçek müzisyenler kullandık bazen dijital öğeler kullandık ve gerçekten de açılış parçasında olduğu gibi oldukça iyi olduğunu söyleyebiliriz.

 

 

Orkestral öğelerin çoğunluğu “sampled” öğelerden oluşuyor ama oldukça gerçekçi bir sonuç çıktı ortaya. Eşimin de tavsiyesiyle doğu esintileri olan, farklı müzikal öğeler içeren bir albümde ek olarak sadece orkestra olsun istemedik. Azerbaycan’dan müzisyen dostumuz Malik Mansurov Tar çalarak, Ermenistan’dan yine aynı şekilde Arsen Petrosyan da Düdük enstrümanıyla bizlere katkı sağladı ve ortaya güzel bir şey çıktığını düşünüyorum. Danimarka’dan bir başkası Soprano Saksafon çalarak yine katkı sağladı. Bazı kişilerle yüzyüze çalışabildik ama bu faktörleri de düşününce çoğunlukla uzaktan çalışarak ortaya çıkardığımız bir albüm oldu. Yüzyüze çalışmayı tercih ederim yine tabi ki ama bazen uzaktan çalışarak da güzel sonuçlar elde edebiliyorsunuz. Genel olarak kaydedilmiş kayıtların üstüne çalışırken yalnız bırakılıp kendi halimde üzerinde çalışmayı severim o yönden de keyifli olmadı değil. Birbirimize değişikliklerimizi ve tavsiyelerimizi gönderip ortaya bir şeyler çıkardık.

Yakın zamanda Alan Parsons‘la da benzer bir durum oldu. Yeni albümünde The Sorcerer’s Apprentice‘in farklı bir versiyonunu yapıyorduk. Orkestranın bazı kısımlarını gitarla değiştirmek istedi. Bir gün üzerinde çalışmalarımı yaptım ve “Bu kısımların bazılarını biraz daha rock sanatçısı gibi çalabilirdim aslında” gibi bir şey söyledim. O da niye öyle yapmadığımı sordu ve o şekilde bir denedik. Sonuçtan oldukça memnun kaldı.

 

 

Bu albümden sonra biraz rock’n roll yapmaya geri döneceğim.

(Bu röportaj 25 Ocak 2021’de  gerçekleştirildi ancak çeşitli nedenlerden dolayı şimdi yayınlanıyor. Bahsedilen rock albümünün eylül’de çıkacak Surrender of Silence olması muhtemel.)

 

Özellikle ‘The Dervish and The Djin’ şarkısı hakkında da bir soru sormak isterim. Malik Mansurov’la geçmişte de çalışmıştınız ve ayrıca bu şarkı da Azerbaycanlı Malik Mansurov’un yanısıra Ermenistan’dan Arsen Petrosyan da düdük çaldı. Güncel gelişmeleri de düşününce böyle bir hareketin oldukça birleştirici ve anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Politikacılar bizleri birbirimizden uzaklaştırırken sanat insanları yakınlaştırıyor. Bu noktada politikacıların yapamadığını, yapmayı tercih etmediğini sanat yoluyla yapıyoruz diyebiliriz. Türkiye’ye hiç gitmemiş olsam da bu parçaya Türk esintileri vermeye çalıştık. Eşim geçmişte Türkiye’de 5000 kilometreye yakın bir yol yaparak oldukça geniş bir şekilde gezdi ve ben de bir gün müzik için olabilir gezmek için olabilir Türkiye’ye gelmeyi çok istiyorum. Dürüst olmak gerekirse albümde bu tarzda parçalar yapmanın temel fikri de eşimden çıktı diyebiliriz. Sadece müzik ya da farklı bir müzik yapmak istemedik. Biraz müziğin de ötesine geçmek istedik. Malik Mansurov da çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir müzisyen. Sanki Ravi Shankar ve John McLaughlin karması gibi diyebilirim. Müziğime kattıklarını çok seviyorum.

Daha önceki albümlerinizde ‘Last Train to İstanbul’ gibi parçalarınız da olmuştu.

Eşimle birlikte Saraybosna’daydık ve Macar grup DJABE ile bir festivalde beraber çalıyorduk. Bu tarzda bir parça yapma fikri sanırım o zaman geldi. Türkiye’de henüz bulunmadım ama Türk esintilerinin yer yer müziğimde yer bulduğunu söyleyebilirim. Her şey normale döndüğünde Türkiye’ye gelip Türk izleyicilerle bir araya gelmeyi de çok istiyorum.

DJABE’den bahsetmişken grupla ilişkiniz uzun sayılabilecek bir süredir var ve oldukça uyumlusunuz. Bu dostluk nasıl başladı?

DJABE’den Attila Egerhazi, Gramy Records adında bir plak şirketinin de sahibi. Kardeşim John ile beraber Erik Satie‘nin müziğinden ilham alan bir albüm yapmıştık. Kardeşim flüt çalıyordu ve ben gitarları çaldım. Attila bu albümü yayınladı ve İngiltere’ye gelip parçalardan birini canlı çalıp çalamayacağımı sordu ve çaldık. Daha sonra Budapeşte’de bir konser yapmamız için davet etti. Çaldık ve güzel oldu. Daha sonra Hungarian Horizons adıyla albümünü de çıkardık. Daha sonra DJABE’nin albümlerinden birinde bir solo çalmamı istediler. Daha sonrasında onlar Londra’ya geldi, ben Budapeşte’ye gittim. Beraber çalışmalar yapıyorduk, konserler veriyorduk. Oldukça esnekler ve doğaçlama için çokça fırsatımız oluyordu, o yüzden beraber çalması zevkli diyebilirim. Normalde tanımayacağım müzisyenlerle de beni tanıştırdılar ve buradan güzel sonuçlar çıktığını da söyleyebilirim.

Solo kariyerinizde de oldukça üretken olduğunuzu söyleyebiliriz. 25’ten fazla solo albümünüz var. Hem üretkenliği hem de albümlerde kalitenizi korumayı nasıl başarıyorsunuz?

Önceleri bir grup üyesi olduğumdan solo albüm yapmama çok iyi bir şekilde bakılmazdı. Grup üyesi olduğunuz zaman çok değişik stillerde farklı albümler yapmanız o kadar kolay olmuyor. Solo albümlerimde yaptığım pek çok işi olduğu şekilde muhtemelen bir grubun içerisinde yapamazdım. Müzik konusunda tutkulu olmak ve beste yazmaya önem göstermek bunun için önemli noktalar olduğunu düşünüyorum. Aklıma bir fikir geldiğinde hemen bir yere not alırım ve üzerinde uzun bir süre düşünürüm. Genelde kayıt aşaması çok uzun sürmez ama ne yapacağımı kafamda uzun bir süre düşünürüm. Genesis’te grubun filtresinden geçecek besteler yazmak biraz zordu sanırım. Bazen gruba götürdüğüm ancak grubun net bir şekilde reddettiği besteleri ilk albümümde kullandım ve “Aaa bunu çalabilirdik”, “Bunu keşke çalsaymışız.” gibi dönüşler aldığım da oldu. Voyage of the Acolyte albümünden Shadow of the Hierophant buna iyi bir örnek olabilir.

Yine Please Don’t Touch albümündeki aynı isimli parça için de Tony Banks “Bunu Genesis’te yapabilirdik.” demişti. Parçayı grupla da prova etmiştik, o zaman çok iyi olmamıştı. Genesis gibi muhteşem bir grup bile olsa farklı faktörlerin de işin içine girmesiyle bazen solo yapacağınız etkiyi yapamayabiliyorsunuz. Genesis baktığınızda oldukça rekabetçi insanlardan oluşuyordu. Bazen birbirimizle çok iyi işbirliği yapabiliyorduk. Bazen de Peter Gabriel’ın da gruptan ayrılmasına yol açacak şekilde hissettiği şekilde birbirimize engel olabiliyorduk. Grup halinde beste yapmak her zaman çok iyi çalışmayabilir. Politika da işin içine girebilir. Sonuca baktığımızda Genesis’teki politika oyunları benim müziğimin faydalanacağı bir durum değildi. Bağımsızlığıma sahip olmak için gruptan ayrıldım. Pişman değilim. Satış miktarları benim için çok önemli değil. Fikirlerimden, ürettiklerimden ve sahip olduğum tutkudan dolayı oldukça memnunum.

Wolflight ve sonrasında müziğinizde bir değişim hissedilebiliyor. Sanki kendinizi ifade edebildiğiniz güzel bir nokta yakalamışsınız gibi. Siz de böyle düşünüyor musunuz?

Sanırım evet. Sanırım farklı bölgelerden müziklerin beni etkilemesine izin vermeye başladım. Bazen aklıma bir fikir gelse bile bunu istediğim şekilde ortaya dökmekte zorlanabiliyordum. Burada eşimin oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum. Belli bir bölgenin veya ülkenin stilinde bir  şeyler yapma fikri geldi aklımıza. İlk başta bunu nasıl yapabiliriz diye düşünüyordum. Önceden hep müzikle başlardım ve müziğe sözleri eklerdim. Eşim bir gün Rus stilinde bir şeyler yapmaktan bahsediyordu. Bunun üzerinde çok kafa yormam gerekti. Gelecekteki bir albümüm için çok Rus esintileri olan bazı besteler hazırladım. Aklımda olan bir kaç konu daha var. Temelde yine bir Rock parçası olan ama Rus bestecilerden ilham aldığını da hissettiren bir şeyler ortaya koymayı planlıyorum. Son zamanlarda bunu yakalamaya çalışıyorum. Dinleyicilerimin de böyle hissediyor olmasından dolayı çok mutlu oldum.

Her albümümde kafamda başka bir ülkeye gidiyor gibiyim. Bu his oldukça güzel ve yaratıcılığıma da katkı sağladığını düşünüyorum. Müzik reenkarnasyonu gibi hissediyorum. Bu tarzda düşünceler ilerlememe yardımcı oluyor. Son zamanlardaki düşüncem müziğin kendi yolunu bulmasını sağlamak. Bir fikir geldiğinde onu hemen gerçekleştirmeye çalışıyorum. Müzik kendisi oluşuyor.

 

Fotoğraf: Nazım Can Işık

Tapping adı verilen tekniği de oldukça kullandığınızı görüyoruz. Bazı kaynaklarda öncüsü ve mucidi olduğunuz da iddia ediliyor.

Bu fikir aklıma 1971’de geldi. Evde gitar çalıyordum. Bunun üzerine çalıştım biraz. The Musical Box’ı çalarken bu tekniği konserlerde icra etmeye başladım. Gitarı biraz klavye gibi ses çıkarır hale getirdi. Daha sonra The Return of the Giant Hogweed‘i yazarken tapping denemeleri yapıyordum ve Tony Banks’le karşılıklı çalıyorduk. Daha sonra bu kısım parçanın girişi oldu. 1971’de Nursery Cryme’da başladım sonra Foxtrot’ta da yaptım. Moonlit Knight zamanına geldiğimizde bu tekniği o kadar hızlı yapıyordum ki birden fazla gitar çalıyormuş gibi olabiliyordu. Aslına bakınca bir heavy metal solosunun prototipi gibiydi. Tekniği kimin bulduğunu söyleyemem. Bildiğim kadarıyla elektro gitarda yapan ilk kişi benim. Daha önce yapan birisini duymadım. Tek bildiğim 1971’de yapıyor olduğum. Şimdi bile hızlı bir solo çalmak istiyorsam aklıma daha hızlı bir teknik gelmiyor.

Kariyerinize baktığınızda herhangi bir pişmanlığınız mevcut mu?

Hmm. Film müzikleri için biraz daha çalışmayı isterdim sanırım. Orkestra ve gitar içeren bir film müziği yapmak isterdim. Şimdiye kadar olmadı ama umarım olur. Hollywood’a gidip birilerinin beni tutması umuduyla oralarda dolaşarak bunu başarabileceğimi sanmıyorum. Hayatıma baktığımda gerçekten hatırı sayılır sayıda müzik ürettiğimi düşünüyorum. Kimse sonsuza kadar yaşayamaz. O sırada yaşamıyor olabilirim ama ürettiğim bir müziğin yine de bir film için kullanılmasını isterdim. Aslında belgesel yapan bir yönetmen arkadaşımın belgeseli için müzik yapmıştım. HBO’da yayınlanacaktı. Sözleşmeleri cuma günü imzaladık. Pazartesiye kayıtları istiyorlardı. Bütün filmin müziğini yazmak kaydetmek ve teslim etmek için bir haftasonum vardı. Ellerimdeki kayıtları ve demoları da kullanarak ortaya bir şeyler çıkardım. HBO sürecin sonunda oldukça memnun kaldı ama yorucu bir süreçti. Sonuç olarak bir film için güzel bir çalışma yapmayı çok istiyorum. Henüz olmadı ve ben de gençleşmiyorum.

Beraber çalıştığınız kişilerden 5’ini seçecek olsanız kimleri seçerdiniz?

Richie Havens.

Hugo Degenhart. Bir kaç projede beraber çalıştığım genç bir davulcu. Uzun zamandır kendisiyle çalışmadım ama tekrar çalışmak istiyorum. Kendisini çok yetenekli buluyorum.

Ovv bu çok zor. Düşüneyim biraz…

Joe Bonamassa’yı çok severim. Çok keyif almıştım.

Muse’u severim

Elbow’u da seviyorum.

Birilerinin onlara ilham kaynağı olduğumu söylemeleri benim için hala çok ilginç. Buna bazen inanamıyorum ama günün sonunda böyle bir etkim olduğu için çok mutlu oluyorum.

John McLaughlin’i çok severim.

Gary Husband’la da biraz çalışmıştım. Çok iyi bir davulcu ve klavyecidir.

DJABE’den Gulli Briem. Yine müthiş bir davulcudur.

Yine DJABE’den Ferenc Kovacs. Çok iyi bir müzisyendir, kendisiyle daha çok çalıştırmak isterim. Olağanüstü keman çalıyor.

Bildiğim kadarıyla gitar çalmayı kendi kendinize öğrendiniz. Sizin ilham kaynaklarınız kimlerdi?

Çokça Blues gitaristleri bana ilham olmuştur. Elektro gitarı ilk The Shadows grubundan duymuştum. Hank Marvin İngiltere’de ilk Stratocaster’ı olan kişiydi ve Clapton, Beck, Gilmour, Howe gibi pek çok büyük gitariste ilham olmuştur. Eric Clapton, Peter Green, Hendrix çok dinlerdim. Bir ara Keith Emerson‘la grup kurmayı düşünüyorduk. Olmadı ama kendisiyle çalışmayı istiyordum. Chris Squire ile de çok çaldım ve çok şeyler öğrendim kendisinden. John Wetton’la beraber bir grupta çalışmamış olsa da adı konulmamış bir kardeşliğimiz var gibiydi. Kendilerini çok özlüyorum. Harika karakterlerdi.

Son olarak Türkiye’deki hayranlarınıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Türkiye’ye gerçekten gelmeyi çok istiyorum. Turist olarak bile olsa gelmeyi istiyorum. Umarım bir gün Türk hayranlarımla beraber müzik çalmak mümkün olur. Türkiye’deki hayranlarıma sevgilerimi gönderiyorum. Sağlıcakla kalın.

 

Bu içeriğin tüm hakları progresifrock.com’a aittir, izinsiz herhangi bir şekilde kopyalanamaz.