Nazım Can Işık: Merhaba, nasılsınız?

Ken Hensley: Muazzam! Oldukça meşgulüm, pek çok projeyle ilgileniyorum. Gelecek hafta Norveç ve Rusya’da çalmak üzere yollara düşeceğim. Gerçekten meşgulüm ve hayattan keyif alıyorum genel olarak. İşimle her zaman mutlu olmuşumdur. Şimdi işler biraz daha farklı ama bunda sorun yok. Hayatımda olabileceğim kadar mutluyum. Tabi her şey şimdi daha farklı, ama yaptıklarımdan mutluyum. Türkiye’de işler nasıl?

Türkiye’de işler iyi, müzik açısından doyurucu bir yıl oluyor. Yaşayıp gidiyoruz. Şu anda turdasınız, turunuzda Rusya önemli bir yer kaplıyor bunun sebebi nedir?

Genelde insanlar çağırınca gidiyorum bir yerlere, ve Rusya’da oldukça fazla bir istek var. Ülke olarak da çok büyük bir ülke olduğu için bir çok farklı şehirde konser vermek gerekebiliyor. Ama benim için temel şey ise Ruslar. Müziğe çok bağlılar, dil bilmeseler bile şarkıya eşlik ediyorlar ve konserlerde inanılmaz bir enerjileri var. Yaptığımız işi gerçek anlamda takdir edebiliyorlar. Bildikleri pek çok şarkının yazarı da benim, oraya gittiğimde şarkıları yazarının sesinden duyabiliyorlar. Sanırım bunun anlamı onlar için büyük. Bana ilgi çekici gelen kısım ise, çoğunun İngilizce bilmemelerine rağmen şarkılara kusursuz eşlik etmeleri. Yaptığımız müziği cidden takdir ediyorlar ve bu durum bir müzisyen olarak benim için çok anlamlı.

Türkiye için herhangi bir planınız var mı? Teklif gelse buralara gelmeyi düşünür müsünüz?

Genel olarak, herhangi bir yerde çalmak için gelen teklifleri kabul ederim. Çünkü çalmayı seviyorum. Özellikle daha önce hiç çalmamış olduğum yerlerde ayrı bir keyif veriyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir kaç yıl önce tekliflerden birinde İstanbul’un geçtiğini görmüştüm ama daha sonra ne oldu hiç bilmiyorum. Evet, Türkiye’de çalmayı isterim. Türkiye’deki dostlarım, hayranlarım ve tüm Rock & Roll savaşçılarıyla buluşup tanışmayı çok isterim.

Herhangi bir Türk müzisyeni tanıyor musunuz veya müziğe aşina mısınız?

Hayır, Türk müziği veya müzisyenleri hakkında pek bir bilgim yok. Dünyanın benim bulunduğum kısımlarında pek gündem olmuyor. Türkiye hakkında başka manşetler var ama onları görmezden geliyorum. Aslında bu sıralar genel olarak müzik olmuyor. Kanye West, Rihanna veya Beyonce bir şeyler yaptığında oluyor(gülüyor). Kendi içimizde müzisyenler olarak bir ağımız var, kendi çevremizde olan bitenlerin farkındayız. Ama onun dışında bir durumdan haber almak oldukça güç. Aslında farklı insanların müziklerini çalışmak isterim.Bu sıralar vaktimi ciddi olarak Flamenko çalışmaya ayırıyorum. Konuştuklarının bir kelimesini bile anlamıyorum, İspanya’da yaşıyorum, İspanyolca da biliyorum ama Flamenko sanatçılarının söylediği bir kelimeyi dahi anlamıyorum, farklı kültürlerden müziklere oldukça ilgiliyim. Türk müziği hakkında pek bir bilgim yok. Benim bulunduğum konumda ulaşılabilir değil. Ne demek istediğimi anlıyorsundur

 

Günümüzden kimleri dinliyorsunuz?

Kimseyi! Modern müziği sevmiyorum. Benim için hepsi fabrikasyon, müzik endüstrisi çok kötü kararlar aldı. Bizlerin 60larda başlattığı şeye endüstri tarafından çok kötü şeyler yapıldı. Sanatçılara ne yapmasını, şarkıcılara ne söylemesi gerektiğini söyleyen, telkin eden bir makineye dönüştü. Herhangi bir değer yok. Sık sık radyo dinlerim. İyi bir şeyler duyabililr miyim diye bakmak için, arada güzel şeyler duyuyorum ama kim olduğunu söylemiyorlar. Sanırım söylemek istemiyorlar: O yüzden herhangi bir isim veremiyorum. Genel olarak, bu çağda duyduğum müzik sadece korkunç. Eurovision’un avrupa içinde, içinde gerçek şarkılar ve gerçek sanatçılar olan gerçek bir müzik yarışması olduğu günleri hatırlayacak kadar da yaşım var. Yazmayla ve icra etmekle oldukça içli dışlı olduğum için normal bir insandan müzik konusunda daha çok öngörüm olduğunu düşünüyorum.

Genç sanatçılara verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

Gençlere verebileceğim tek tavsiye şu olurdu herhalde, her zaman sevdiğiniz için çalın, size söylendiği için değil. Sevdiğiniz şeyi sevdiğiniz şekilde başkalarını dinlemeden çalın. Para kazanmak için çalıyorsanız unutun o işi, Ünlü olmak için çalıyorsanız en fazla 5 dakika ünlü olursunuz, o yüzden yapılabilecek en iyi şey çalmayı sevdiğiniz için çalmaktır. Müzisyenler genelde plak şirketlerinde şöyle çal, böyle çal diye tavsiyeler alıyorlar. Ama yapılması gereken tam tersidir, ne isterlerse onu yapmalılar. Belki şans yüzünüze güler.

Sonuç olarak bir şeyler dinliyorsunuz, o zaman şöyle sorayım. Genelde neler dinlersiniz?

Dinlediğim şey tamamen o anki ruh halime göre değişkenlik gösteriyor. Bu sabah yapıyor olduğum gibi ofisimde bir şeylerle uğraşıyorsam, Klasik müzik dinliyorum genelde. Aşırı zeki, yetenekli müzisyenler tarafından yazılmış müzikler… Bazen Pink Floyd dinliyorum. Bazen ZZ Top, Sarah Brightman… Tamamen ruh halime göre değişiyor. Mesela bu sabah klasik piyano dinliyordum, benim çalamadığım bir tür. Çalanlara da büyük saygım ve takdirim var. Özellikle de bestecilere çok büyük bir saygım var, inanılmaz beyinler gerçekten. Söz olmadan müzikle resim çizebiliyorlar. Yine benim yapamadığım bir şey.

Günümüzdeki ekipmanlarınız neler? Dijital dünyaya geçiş yaptınız mi?

Hala daha sesimin kökeni olan Hammond B3’ü kullanıyorum. Lambalı Leslie’lerimi de kullanıyorum. Roland RB-700 dijital piyanom var, kontrolleri kolay olduğu için işime geliyor. Gitar olarak da özel yapım Alhambra akustik gitarlarım var. Fabrikalarda evime 70 kilometre uzaklıkta. Elektrik olarak da bildiğimiz les paullar stratlar. Genel olarak bu. Eski analog ekipmanlarım ile dijital sayılabilecek ekipmanlarımın bir karışımı diyebiliriz. Tabi dijital dünyaya gereken değeri veriyorum, onun sayesinde eskiden 5 saat uğraşacağım şeyleri 5 dakikada yapıveriyorum. (gülüyor.)

 

 

Kariyerinize baktığınızda keşke yapmasam dediğiniz şeyler var mı?

Uyuşturucu. Kariyerimde yaptığım en büyük hata uyuşturucuya bulaşmaktı. Herhangi bir şekilde ihtiyacım yoktu, ama bir şekilde bulaştım. Müzik ile de alakası yoktu tamamen kişisel bir başarısızlıktı. 70lerdeki müzik dünyasında uyuşturucuya bulaşmak çok kolaydı. Yeterince regülasyonu yoktu ve her yerdeydi. Ben de bir şekilde uyuşturucuya bulaşacak bir kişiliğe sahip olmuştum. Kokaine ciddi manada bağımlıydım. Kurtulmak yıllarımı aldı. Bunu söylemekten çok mutluyum, ama kurtuldum. Evet başka hatalar da yaptım, imzaladığım kontratlar, plak şirketleri, dürüst olmayan insanlarla muhatap olmak… Ama en büyüğü kesinlikle buydu. Farklı yapacağım pek çok şey var evet. Kurtuldum, hatalarımdan ders aldım. Kurtulmakta şanslıydım. Benimle aynı kaderi paylaşamayan yakın dostlarım oldu. Bu üzücü. David Byron, Uriah Heep’in vokalisti, kahramanlarımdan biriydi. Kendisine şarkı yazmayı çok sevdiğim biriydi. Öldüğünde çok gençti, ölmesi gerekmiyordu. Gary Thain , basçımız, için de aynısı geçerli. Büyük ihtimalle gruptaki en iyi müzisyendi, zamanının en iyi basçısı olabilirdi. Çok genç bir yaşta öldü. Ölümleri kaçınılabilirdi. Onların problemleri benimkilerden çok daha büyüktü. Benim için söylemesi kolay, ama eninde sonunda kurtulmayı başardım. Problemleri çözüp, hayatımı düzene koydum. Ayaklarım yere basıyordu. Şanslılardan biriydim sanırım.

David Byron’dan sonra grupta neler değişti?

Değişen şey, üyeler arasındaki kimyaydı. David gibi müthiş bir Pop-Rock vokalinden iyi bir Blues-rock vokaline geçmiştik. Bu durum müziğin karakterini değiştirdi. John Lawton’un müziğime bakış açısı David’inkinden tamamiyle farklıydı, bu da müziğin karakterinin değişmesine sebep oldu. Her zaman iyi yönde de olmadı. Mick Box, David Byron, Lee, Gary ve benim aramda olan kimya bulması ve oluşturması oldukça zor bir uyumdu. Büyü gibiydi, o kadar bağlıydık ki çok kolay bir şekilde üretip, yazıp, kaydedip bir şeyler oluşturabiliyorduk. Beşimiz birleşince sanki ruhlarımızdan bir altıncı oluşuyordu. O kadar güçlüydü ki, her şeyi yapmak çok kolaydı. Hepimiz tamamiyle odaklı ve aynı yöne bakıyorduk. David’den sonra bu kimya, bu uyum direkt değişti. Aslında Gary’den sonra değişti. Gary beraber çalışamayacağımız bir noktaya ulaşmıştı. Eroin problemi çok büyük bir hal almıştı. Gary’den sonra harika basçılar aldık. John Wetton mesela, harika bir basçı ama büyü bozulmuştu. O duyguyu bir daha asla yeniden oluşturamadık. Müzikal olarak her şey değişmişti. Artık hepimiz aynı kafa yapısında değildik. Ben şarkı yazıyordum ve albüm yapıyorduk ama herkesin kendi işleri de vardı. Bu üzücüydü. Daha sonra gruba başka değişiklilkler de yaptık, bazıları hiç yapmak istemediğim şeylerdi. Menajer son bir albüm daha, son bir tur daha diye diye götürdü. Sonuç olarak grupta kaldım ama daha değişiklik yaptıkça grup olmaktan uzaklaşıyorduk. Her zaman bir grup gibi çaldık ama kesinlikle grup gibi hissettirmiyordu. Bu kadar müthiş bir şeyin, böylesine ortalama bir şeye dönüşmesi gerçekten hayal kırıklığı yaşatıyor. Her şey normal gibi davranmaktan bıkmıştım, sonunda grubu bırakma kararı aldım.

Yılda iki başarılı albüm çıkardığınız zamanlar da oldu. Sürekli harika albümler çıkarıyordunuz. Bunun sebebi aranızdaki kimya mıydı?

Kolaydı demeyeceğim, ama zor da değildi. Her sene iki albüm çıkarmak hiç kolay değil. Çok odaklı olduğumuz için zor da değildi. Bunu yapmamızdaki temel sebep tamamen endüstrinin bizden albüm istemesiydi. Yılda iki albüm çıkarmak yerine iki yılda bir albüm çıkarıp bu işin olağan sürecinde gerçekleşmesini isterdik. Ama hit çıkarınca devamını hemen istiyorlar. Albüm çıkarmazsınız unutulursunuz diyorlar. Hemen çıkarmalıyız diyorlar. Endüstrinin bugünkü halinin temel sebebi de işte bu açgözlülük. Bizi sürekli albüm yapmaya zorladılar. Magician’s Birthday’in Demons & Wizards’ın yakınından geçememesinin sebebi de bu. Çünkü zorlanmış bir şeydi, doğal halinde gelen bir şey değildir. Şarkı yazarı olarak özellikle bana böyle geliyordu. Zor zamanlardı, sanırım ondan sonra her şey yokuş aşağı gitmeye başladı. Güzel şarkılar yazdık, bir kaç hit şarkımız da oldu. En iyi günleri bitmişti ama.

 

 

1971’de Look at Yourself albümünüzü yayınladınız. Bunun hakkında biraz konuşmak ister misiniz?

Sanırım buna dönüm noktası diyorlar. Look at Yourself bizim için öyle bir albümdü. İlk albümde bayağı ilgi çekmiştik, sonra Salisbury ile daha da ilgi çektik, çok iyi kurgulanmış ve de Lady in Black gibi ilgi çeken bir şarkıyı içeren bir albümdü ama bir şeyleri değiştiren albüm Look at Yourself oldu. Look at Yourself grubumuzun müziksel tabanını bulmaya başladığı albümdü. Yönümüzü de belirleyen albüm olmuştur. Bizi Amerikan pazarına sokan albüm de bu albümdür. 70lerde Amerikan pazarı her şeydi. Benim fikrimde grubun en iyi albümü değildi ama grup için çok önemli bir albümdü. Grubun ne kadar bağlı olduğuyla ilgili sana albümden iyi bir örnek verebilirim. İsim şarkısını ben yazdım, aynalı albüm kapağı fikri Mick Box’tan geldi. Gruptan başkasının gözlerini albüm kapağına koyduk. Her şey birlikte oluyordu. Grubu süren bir kişi değildi, hepimiz beraberdik. Bizi okyanusun ötesine taşıyan da bu ruhtu.

Grubunuz ve yaptığınız işlerin insanlar üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu ne zaman farkettiniz?

Batıdan bahsedersek, bir etki yarattığımızı biliyorduk. Dinleyici kitlesi giderek büyüyordu. Bu sadece insanlar yaptığınız işe dikkat ettiği zaman olur. Mekanların büyüdüğünü, insanların çoğaldığını gördük ve böyle anladık. Lady in Black 1 numara olduğunda Almanya, Güney Afrika ve pek çok ülkede listelere girdiğinde sanırım başarılıyız dedim. Dünya bize açıktı artık, dünyanın açık olması şimdiki kadar kolay değildi o zamanlar. Dünya açık olunca gidebildiğimiz her yere gittik ve çaldık. Hala daha solo olsun grubum Live Fire ile beraber olsun July Morning çaldığımızda insanlar çılgına dönüyor. Bunda şarkıların da etkisi olduğunu düşünüyorum. Ben yazdım diye demiyorum ama şarkılar insanlarda kaldı ve insanların bağlanmasına sebep oldular.

İçinde bulunduğunuz ilk grup The Gods’tı. Grup nasıl bir araya geldi ve John Glascock(Jethro Tull), Mick Taylor(The Rolling Stones), Greg Lake gibi kişilerle beraber çalmak nasıldı? 

Bu ilginç bir hikaye çünkü bir arkadaşlık sonucu bir araya geldik. Hammond organı performanslarıma eklemeye başlamıştım. Yerel bir grup kurmak istedik. Ben bir mahalledendim, Mick Taylor, Brian ve John Glascock 5 mil ötedeki başka bir yerdendi. Bir şekilde bağlantı kurduk ve The Gods grubunu kurduk. EMI ile ilk albüm anlaşmamızı yapmadan önce grupta bir kaç değişikliğe gittik Lee Kerslake(Uriah Heep, Head Machine) gruba katıldı. Paul Newton da aramıza katıldı. Her değişiklilkten sonra gruptan ayrılan kişi bir şekilde başarılı oldu. Mick Rolling Stones’a gitti. Brian Glascock The Motels ile çalmaya gitti. Daha sonra Greg Lake gruptan sonra King Crimson’a gitti. Bu grup sanki talim grubu gibiydi. İlginç bir durum tabii ama The Gods asla ve ASLA büyük bir grup olmayacaktı. Çünkü gruptaki her bireyin farklı bir amacı vardı. EMI ile yaptığımız iki albüm çok keyifliydi, büyük işlerden aldığım ilk tattı. Abbey Road’da kayıt almıştık. O zamanlar oldukça ünlüydü. Ortalama albümlerdi ama radyo için pek uygun değildi. 60larda her şeyin radyoya uygun olması lazımdı. Ben radyo için uygun olmakla ilgilenmiyordum sadece devrim yapmak istiyordum. The Gods bittikten sonra Spice isimli gruba katılma fırsatım oldu. Daha sonra Uriah Heep olduk.

İspanya’ya nasıl, neden yerleştiniz?

Uriah Heep’i bıraktıktan sonra Amerika’ya yerleştim. İngiltere’de solo bir şeyler denemiştim ama psikolojik ve fiziksel olarak oldukça kötü bir durumdaydım. Yapmaam gereken ilk şeyin uyuşturucu alışkanlığımdan kurtulmak olduğuna karar verdim. Amerika’da bir kaç tane evim vardı. İngiltere’den pılımı pırtımı toparlayıp direkt Amerika’ya gittim. Orada 20 yıl yaşadım. Amerika benim için önemliydi, uyuşturucu alışkanlığımı bıraktığım, ayaklarımı rahatça yere basabildiğim ve her şeyi rahatça görebildiğim yerdi. Amerika’daki rahatsız edici kültürel ve sosyal durumları görünce, farkedince, İngiltere’ye geri dönmek istediğime karar verdim. Avrupa’ya, aileme yakın olmaya gitmeye karar verdim. 50 kusür yaşlarındaydım. Artık eve yakın olmanın zamanı geldi dedim kendime. Ben ve o zamanlar kız arkadaşım şimdi eşim Monica her şeyi topladık ve İngiltere’ye geri taşındık. Kırda küçük bir kulübemiz vardı ve İngiliz hayatını yaşamaya başladık. Hala iş olarak hiçbir şey yapmıyordum. Ama yazmaya tekrar başlıyordum. İngiltere’de havanın ne kadar kötü olduğunu aklımızdan tamamen çıkarmıştık. İspanyol olan eşim yağmura tahammül edemiyordu. Arkadaşlarını ve ailesini ziyaret etmeye İspanya’ya gittiği günlerden birinde çok güzel bir ev bulmuştu eşim, vadi içerisinde çok güzel bir evdi. Oraya yerleşmeye karar verdik. 2002’de oraya yerleştik. 16 yıldır buradayız ve küçük cennetimizi yarattık burada, benim evimdeyken İspanya’da olduğunu anlayamazsın. İspanya’yı aşırı sevmiyoruz ama yaşadığımız yeri çok seviyoruz. Sonunda buradayım ve bulunduğum yerden çok mutluyum. Buraya geldikten sonra kariyerimi baştan oluşturmam gerekti. AKtif olarak müziğe geri dönmek albümler yapmak istedim. Endüstride benim için hiç yer olmadığını öğrendim. Şimdi geçmişinin ne olduğu tamamen önemsiz, istersen tüm zamanların en iyi 10 şarkısından birini yazmış ol. Sadece getirebileceğin para miktarını önemsiyorlar. Ana akım müzik piyasasında benim için açılan kapılar yoktu. Bu yüzden o zamanlar yeni olan ama ileride oldukça büyük olacağı belli olan internetin de yardımıyla kendime ait bir endüstri oluşturmaya karar verdim. İnternet sitem üzerinden yeni albümleri pazarlıyordum, kitlelerle oradan bağlantı kuruyordum. Zamanla, çokça çalışma ve fedakarlıkla yeterli olacak bir seviyeye gelmeyi başardık. Daha önce de söylediğim gibi benim için önemli olan şey keyif almak. Kariyer oluşturmaya çalışmıyorum, onu zaten yaptım. En iyi yaptığım şey olan müziği yapmak istiyorum. Bunu yaparken de keyif almak istiyorum.

Benim için bir müzisyenden fazlasısınız aynı zamanda çok iyi bir besteci ve yazarsınız. Besteci ve bir müzisyen olarak gelecek planlarınız neler?

Kibar sözlerin için çok teşekkür ederim. Çok memnun oldum, bu sözleri oldukça alçakgönüllü bir şekilde kabul ediyorum çünkü kendime bakıyorum ve tam anlamıyla aynı düşüncede olduğumu söyleyemem. Gelecek için devasa planlarım var, umarım kafamdakileri yapmak için de yeterli zamanım vardır. (gülüyor) Şu anda ilk müzikalim üzerinde çalışıyorum. An itibariyle en büyük projem bu. Büyük bir proje, yapılacak çok iş var ve biraz da yabancı olduğum bir alan olduğu için dışarıdan fikir almam gerekiyor. Gelecek bahara kadar bitirmiş olmayı umuyorum. Şu ana kadar metnini, hikayesini ve 18 şarkı yazdım ama sahnelemek konusunda yardım almam gerekiyor. Projenin ismi “Born to Rock” ve bir numaralı projem bu. İki numaralı projem ise şiirlerimi topladığım bir kitap. 10 yaşındayken şiir yazmaya başlamıştım, onlar çok vasat olsa da onların da bir kısmını ekleyeceğim kitabıma, tamamen dürüst olmak adına. Aynı zamanda ikinci otobiyografim üzerinde çalışıyorum. Yakın zamanda da yeni albümümde olacak şarkıların 6sını yazmayı bitirdim. Albümün adı da “Monsters and Machines” olacak. Grubum Live Fire ile kaydedeceğiz. Harika Rock müzisyenleri. Paralel bir proje olarak, buna inanmayacaksın, komedi şarkıları yazmaya başladım. Yani bir grubu stüdyoya sokup neden televizyonda her gün futbol olduğuyla ilgili bir şarkı yazamazsın. Günlük olaylar hakkında yazmak istedim. Ciddi işlerimi öncelikli olarak bitirebilirsem belki stüdyoya girip bunu gerçek yapabilirim.

Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyordum. Bana birileriyle bir şeyler yapıp yapmadığımı sordu. Ben de, “Hayır Jack, şu anda başıma gelen en güzel şey istediğimi yapma özgürlüğü” dedim.

Tabii pazara ters olmaya çalışıp garip garip işler yapmayacağım. Sadece istediğimi yapmak istiyorum ve her zaman için farklı bir şeyler yapmak istedim. Her zaman yaptığımın ötesine gitmek istedim. Şimdi de pazarın dışında çalışınca bunu yapma özgürlüğün oluyor. Benim için büyük bir ayrıcalık ve büyük bir onur bunu yapabilmek.

 

Benim şu anda işime yarayan şey geçmişim değil. Uriah Heep’teki o adam olmaktan ziyade geçmişten edindiğim tecrübeler işime daha çok yarıyor. 

 

Kutudan dışarı çıkıp orijinal bir şeyler yapma isteğim ile tecrübemi birleştirince istediğim gibi bir şeyler yapabiliyorum. Yol üzerinde daha sağlam adımlarla gitmemi sağlıyor bu tecrübe. Milyonlarca satan albüme sahip olmaktan daha önemli benim için.

 

 

En hoşunuza giden Uriah Heep albümü hangisi?

Aslında çok var, bu soruya cevap vermek benim için her zaman zor. Demons & Wizards diyeceğim. Grubun kariyerindeki bir nokta aynı zamanda. O zamanlar çok bağlantılıydık ama D&W’ın oldukça kaliteli bir albüm olduğunu düşünüyorum. Harika şarkıların yanında ticari başarılar getiren şarkılar da barındırıyordu. Bu durum iş adamlarının da para kazanmasını bizim de istediğimiz işi yapmamızı sağladı. Canlı albümü de çok severim çünkü çok zor koşullarda yapıldı ve sonuç oldukça iyiydi. High and Mighty’i de çok seviyorum ayrıca. O zamanda grup o kadar parçalanmıştı ki, biraz bencil gözükecek ama, solo albümümü Uriah Heep grubuyla beraber yapıyor gibiydim. Ama orada bazı büyülü müziksel anlar vardı. Bazı şarkılarda David harikulade iş çıkardı. David satışlarımızın düşmesinin sebebi olarak prodüktörümüzü göstermişti, tabi bu doğru değil düşmesinin sebebi bizdik. Prodüktörü kovmak istedi, albümü kendimiz yaparız dedi. Tabi bu benim yapacağım anlamına geliyordu çünkü grupta başka kimsenin tecrübesi yoktu. Günlerce stüdyoda kalmaya da gönülleri yoktu. Albümün prodüktörlüğünü ben yaptım ve günün sonunda yapımcı stüdyoya geldi ve sonucu dinledi. Beğenmedi, beğenmeyeceğini biliyordum çünkü tipik bir Uriah Heep albümü değildi. Amerika’da yayınlamadı bile. Albüm başarısız olsun diye elimizden geleni yaptık ama müzikal olarak albümü hala seviyorum.

 

Uriah Heep’i 3 kelimeyle nasıl tanımlardınız?

 

Vay, çok güzel bir soru. Hmm. (10 saniyelik sessizlik.) Yüksek sesli ve gururlu derdim.

 

Kariyerinizin başlangıcında nasıl zorluklarla karşılaştınız, erken ilham kaynaklarınız kimler?

 

Elvis Presley ilk ilham kaynağım çünkü futbolu bırakıp müziğe yönelme kararım onu televizyonda görmemle oldu. 11 yaşındayken televizyonda gördüm ve etrafında bir sürü kadın vardı. İyi gözüküyor dedim. Ebeveynlerimin ikisi de müzisyendi. Müzikal bir çevrede yaşıyordum. Yaşım yettiği an bunu deneyeceğim dedim ve işte buradayım. İngiltereden bir kaç tane rock grubu vardı tabi bugüne göre pop sayılır ama onlar vardı. Amerikadan Bill Haley & His Comets vardı. Bunlar erken ilham kaynaklarım olarak sayılabilir. Asi bir stili takip etmemde faydası olan bir stile sahiptiler. Şarkı yazarlığındaki en büyük ilham kaynağım Bob Dylan’dır ama. Ya da Beatles.

 

Müzisyen olmamış olsaydınız kendinizi bugün nasıl bir yerde görürdünüz?

 

Futbolcu olarak ufak bir kariyerim vardı. 16 yaşındayken 1. lig takımlarından teklifler alıyordum. O zamanlarda futbolcuların kariyerleri pek uzun sürmüyordu o yüzden müzisyen olmayı seçtim. Ailem de bana düzgün bir eğitim verecek kadar düzgündü. Oradan da bir şeyler olabilirdi. Ama müzik dışında yapmak isteyeceğim bir şey düşünemiyorum. O yüzden ne yapıyor olacağım hakkında hiç fikrim yok.

 

Son olarak, Türkiye’deki hayranlarınıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

 

Evet!

Türkiye’deki tüm dostlarım ve hayranlarıma, tüm rock and roll dostlarıma, harika bir hayatın parçası olduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım, bunu gönülden söylüyorum, Umarım oraya gelip müziğimi sizlerle paylaşabilir ve hepinizle tanışabilirim. Umarım bu olur ve yakın zamanda olmasını isterim. Bunu yapmak için ne gerekirse geksin, bunu yapalım.

 

Zamanınız ve ilginiz için teşekkürler, görüşmek üzere!

Benim için büyük bir keyifti. Türkiye’deki tüm dostlarıma karşı resmi sesimsin artık. Umarım bir gün yüzyüze de karşılaşabiliriz. Müziğimi sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

 

 

Bu içeriğin tüm hakları progresifrock.com’a aittir, izinsiz herhangi bir şekilde kopyalanamaz.