Nazım Can Işık: Selam, nasılsınız?

Nejat Tekdal: İyiyim, teşekkürler.

Müziğe nasıl başladınız? 

Kurtalan Ekspres’ten önce Elmaş Şato vardı, Devil vardı, Egzotik Band vardı. Ben Çavuşoğlu Koleji mezunuyum. Bu okulun en büyük özelliği, her öğrencinin muhakkak bir enstrüman çalıyor olmasıydı. Trompet, trombon, gitar, bas… Dünya çapında müzisyenlerden de eğitimler alıyorduk. Ergüder Yoldaş, Şerif Yüzbaşıoğlu, Fehime Asyalı… Bunlar bizleri yarışmalara hazırlayan adamlardı.

 

 

Ergüder Yoldaş’tan eğitim aldınız yani?

Tabii, ben trombon eğitimi aldım ondan, trombon da çalıyorum. Rahmetli çok da sert bir hocaydı. 73 yılında liseler arası müzik yarışmasına katıldık. Birinci olduk. Uzun İnce Bir Yoldayım’ı aranje ettik ama aranje eden adamlar cazcılar, öyle bir notasyon verdiler ki verdikleri notaların birbiriyle nasıl uyum sağlayacağını kestiremiyorduk. Bilmiyoruz çünkü caz armonilerini, ama beraber bir çalıyorsun, müthiş bir orkestrasyon… Biz öyle çalıştık ve 1973’te ben başladım. 79’a kadar amatörce evde takıldım. 79da Elmas Şato’yu kurduk. Konserler verdik falan… Ama profesyonel dönemim Kurtalan’da birçok güzel parçayı yaptığımız “Sözüm Meclisten Dışarı” albümünde oldu. Yeni albüm çıkacak, YÖK çıktı. Dediler ki, “Eski dönemden dersi olanlar bir üst sınıfa geçemeyecek ve okuldan atılacak.” 18 tane ders var. Ya okul ya da müzik… Tabi müziği çok sevmeme rağmen istemeye istemeye Barış’tan ayrılmak zorunda kaldım. Üniversiteyi bitirdim. Tabi onlar yeni klavyeci aldılar, yürüdüler. Üniversite bittikten sonra ben tuttum Egzotik’i devam ettirdim. Bizim Ercan vardı, esas en duygusal, en iyi bestecimizdi. Egzotik Band ile çok iyi konserlerimiz oldu. Meşhur FİTAŞ konserleri vardır. İlk o konseri veren grubuz. Ondan sonra Ercan ile Devil’i kurduk. Daha sonra Sabahattin ile tanıştık. Sabahattin, Egzotik ile anlaşamadı ve biz ayrıldık. Sabahattin çok iyi bir vokalisttir. Bağırmaları çok iyi yapan bir kişiydi. Egzotik’ten sonra Devil olarak devam ettik. Sonra 90lı yıllarda ben şirket kurdum. Maddi olarak da desteklemek için konvansiyonel müziğe başladım. Yani Türkiye’nin tanınmış barlarında, ünlü sanatçılara klavyecilik yapıyordum. 5 sene kadar birçok ünlü isimle çaldım. Sonra da işimi büyüttüm, müziği bıraktım. Tabi konserler veriyoruz ama para karşılığı konser yok. Sadece Devil ile canımız sıkılırsa ayda bir, iki ayda bir konser veriyoruz. Şimdi son haber de şöyle, Full Aksesuar grubunda çalacağım. Onlar da iş güç sahibi insanlar, ticari beklentileri yok ama hepsi çok iyi, çok yetenekli çocuklar. Solistleri bir kere; tavırları da, karakteri de, sesi de tıpkı Barış Manço. Yeni başladık, öyle konserler vereceğiz.

 

70ler ve 80lere kıyasla günümüz müziğini nasıl görüyorsunuz?

Aslında şöyle, devamlı kafalarından tarz üretiyorlar. Birisi değişik bir beste buluyor, “aa bu çok değişik geldi, hadi buna isim bulalım metal yapalım” birisi daha sertini yapıyor, “aa heavy metal yapalım.” birisi böğürerek söylemeye başlıyor, “aa buna da brutal diyelim.”. Böyle böyle türler ürettiler, aslında hepsinin temeli hard rock’tır yani. Yani biraz sert çalarsın, distortion pedalını ayarlarsın olur sana metal, riffler arasında çok olağanüstü farklar yok.

Türler arasında kayboluyor millet, müziği unutuyorlar.

 

Melodi yok, benim tek şikayetim bu. Son zamanda yapılan müziklere bak, ruh yok. Sadece teknoloji, sadece ritim. Çok performanslı çalmak müzisyenlik değildir. Ama bunu Niğde’li bir tornacı da dinleyecek, Van’da bir çiftçi de dinlesin diyorsan biraz Barış gibi düşünmek lazım. O insanların anlamayacağı çok fazla karmaşık akorlar, büyük performans sergilemektense; onların anlayacağı dilde, daha yumuşatarak verirsen büyük kitleler elde edebilirsin. ”Benim derdim kitleler değil, ben tatmin olmak istiyorum.”, ”Performans yapacağım, küçük bir kitlem olsun” diyenlerse o tip müzik yapıyorlar. Mesela Rammstein dinledim, çok sert ama çok disiplinli ve değişik bir teknikleri var.

Frank Zappa’nın yaptığı gibi arada satacak albümler yapıp ama kendi istediğini de yaparak tatmin olmak mümkün olamaz mıydı?

Burası Türkiye, bir ara Barış’la önümüzü kesiyorlardı siz ülkücüsünüz, faşistsiniz diye. Allah Allah diyorum, faşizmi biz daha bilmiyoruz ki faşist olalım. Söyleyen de bilmiyor. Politikaya da çok girmek istemiyorum şimdi. Çok büyük oyunlar oynandı, faşist diye o onu öldürdü öteki komünist birini öldürdü, gençler birbirini boşu boşuna öldürdü. Sadece uluslararası ekonomik tetikçilerin yaptığı operasyondu bu. Adamın bıyığı biraz böyle önünü kesiyorlar dövüyorlar. Peki o adam hangi dilde konuşuyor? Türkçe. Döven? Türkçe. Bu işte yanlışlık yok mu? Bunun farkına varsa insanlar birbirlerine dalmayacaklar. Daha barışçıl yaşayacaklar. Ortadoğu’ya bak, hepsi Arapça konuşuyor. Hepsi birbirini öldürüyor.

Barış hep onun için okumayla, eğitimle ilgili şarkılara çok önem verirdi.

 

Mesela çocuklarla yarışma yaparken herkese 10 üzerinden 10 puan veriyordu. O yaşta bir çocuğa “Sen dördüncü oldun, sen üçüncü oldun.” dediğin zaman, ileriki aşamada o çocukta kompleks ya da kişilik bozukluğu oluşabiliyor. Ben niye başarılı olamadım diye düşünüyor. Benim kızım mesela Amerika’da yaşıyor şu an. Bir ara Sabah Gazetesi’nin televizyonda bir yarışması oldu. Süper Çocuk diye, çok maharetli çocuklar vardı. Türkiye’nin en güzel Süper Çocuğu’nu seçiyorlardı. Benim kızımı birinci seçtiler, çok öne çıkmayan çocuklar kazanamadıkları için saatlerce ağladı, kendilerini yediler. Bunalımlara girdiler, bir daha o yarışmayı yapmadılar. Barış da onun için hepinize 10 puan, bravo bravo hepiniz kazandınız diyerek çocukları teşvik eden bir insandı. Onun için Barış çok özel bir adamdı. 7’den 77’ye mesela… Oradaki farklı kültürdeki insanlarla arkadaş olmak çok zordur.

 

 

Ekipmanlarınız hakkında genel bir bilgi verebilir misiniz?

O zamanlar Hammond C-3‘ümüz vardı. Sonra ben Barış’tan Mini Moog getirmesini rica ettim. Dünya’daki bütün rockçılar bunu kullanıyor. İngiltere’den Mini Moog‘u getirdi, Dönence’yi ve 2025’i onunla yaptım. Ama 2025’teki uzay gemisi seslerini benim Moog ile yaptım. Moog Sonic Six diye dünyada çok zor bulunan kapaklı, çok değişik bir Synthesizer’dı. Bir de çekirge ve lazer seslerini çıkarmak için, o zamanlar sampler denen bir teknoloji yok, 264 fiş kanallı bir santral Synthesizer vardı. EMS Synthi A diye. Dünyanın en zor Synthesizer’ı, hala bunu Jean-Michel Jarre falan kullanır. Oxygene’deki seslerin çoğu onunla çıkıyor. Onu kullandım ben albümde. Ondan sonra ARP Omni-2 vardı. Stringler onlarla geliyordu. Barış’ın kendi ekipmanları da vardı. Mini Korg 700s vardı. ARP Omni-2 çıktı onlar bitti tabi. Benim şimdiki ekipmanlarıma gelirsek, MiniMoog’un en son teknoloji ürettiği Moog Voyager var. Onda hafızaya da alabiliyorsun. Nord Stage 2 EX var. Hammond SK1 var. Bir tane Yamaha Tyros 5 var. Jupiter 80 var. Yamaha MOXF var. Korg Kronos 2 var. Korg PA1000 var. Yıllardır değiştirmediğim Korg T3‘üm var. Bir tane de Yamaha Clavinova var. Küçük midi klavyeler, Apple uyumlu aparatlar vesaire de var. Plugin teknolojileri artık mobil uygulamalara girdi, bu kadar benzer! Birebir yapıyor. Mesela biz prova yaptık; moog da var, o da var. Aynı sesi Moog’da bir basıyorum, abi benim hoparlörlerim bu kadar güzel miydi diyor. Moog sesi o kadar dominant, o kadar baskın ki ses aynı fakat ses gümbür gümbür geliyor. Dönence’deki o bas nasıl geldi sanıyorsun? Analog olduğu için… Bir de ses kartı vs. bilgisayarlı ekipmanım var. Bunlar var bende.

Devil hala aktif mi? 

Aktif, daha geçen Dorock’ta konser verdik. Grubun bestelerini yapan 3 kişi vardı. Ben, Ercan ve Sabahattin. Sabahattin yoktu. Biz ikimiz vardık bir de iki arkadaş daha vardı farklı yerlerden. Elmas Şato’yu kurduk. Konserler verdik, sonra grubu büyüttük Egzotik Band ile birleştik, Egzotik Band özellikle sahne performansı olarak Türkiye’nin en iyi rock gruplarına girerdi. Bir Dream Theater gibi konser veriyorduk. Ondan sonra benim üniversite yıllarım çıktı. Üniversiteye devam ettim. Bir sene bizim üniversite kapandı ben de tuttum ne yapayım ne yapayım diye düşünürken dedim Barış Manço’ya gireyim. Öyle kardeşimle otururken espri olsun diye. Gitarcıları Bahadır aracılığıyla iletişim kurdum. Sen nerdesin? Biz de seni arıyorduk hemen gel dediler.  Onlar duymuşlar tabi Egzotik Band’den…

 

 

Barış Manço ve Kurtalan Ekspres’ten biraz bahsedebilir misiniz?

İşte atladık Kadıköy’e gittik Bakırköy’den, kız kardeşim, ben yanımda arkadaşım. Eve gittik, kurduk. Çal bakayım dediler. Parçaların hepsini ezbere biliyorum zaten, çaldım direkt. “Tamam, salı günü prova gel. Gruptasın.” dediler. Böyle girdim ben Barış Manço’ya… Ondan sonra, provalar başladı, konserler başladı. Sonra 2025’i yapacağız dediler, “Senaryo ne?” dedim. Nejat’cım dedi. “Uzay gemisinin içindeler, pilotla kulenin arasında konuşmalar olacak. Gerçek pilot ve kule konuşmaları olacak.” dedi. Hakikaten de dinleyen pilot arkadaşlar siz bunları nereden biliyorsunuz diye sordular. Sonra geminin ateşleme başlangıcında ses yükselir yükselir sonra büyük bir basınçla patlar. Bu parçayı bu gözle dinlerseniz baştan sona bir uzay gemisi yolculuğudur. Uzay gemisinin kalkış sesi, atmosferin içinde sürtünme sesi, ilk patlama geçtiği halde dış kabinin sürtünmesini duyarsın parçada, büyük hoparlörde dinlersen tüm detayları alabilirsin. Kabin sürtünmesi gittikçe azalıyor atmosferin dışına çıktıktan sonra, uzay gemisi yörüngeye oturuyor. Ondan sonra uzayın derinliklerine doğru giderken mekanik çekirgeler saldırıyor. O zamanki düşüncemiz o yani. 80li yıllardan bahsediyoruz. Uzay çekirgeleri, yaratıklar falan. Biz de lazer ışınlarıyla onları öldürüyoruz falan. Tam bir seyahat gibiydi.

 

 

Peki Dönence’nin hikayesi nasıl?

Ben, Ahmet, Celal. Kadıköy’de Barış’ın bir arkadaşının mağazası vardı, onun ikinci katı. Provamız bitti herkes gitti. Tabi ben Synthesizerlar geldi onlarla uğraşıyorum. Celal köşede Glockenspiel ile oynuyor. Ben de minimoog ile oynuyorum, İngiltere’den yeni geldi o zaman. O zaman da Yes, Rick Wakeman, Rainbow falan dinliyoruz. Synthesizer soloları falan hazırlıyorum işte. Ahmet de Berklee Caz Metotları çalışıyor. O arada bir anda kafamda bir flaş çaktı. Celal dedim şu melodiyi devam ettir. Onu kasete kayda aldım. Ondan sonra soloyu çaldım. Ahmet de bas ile bir girdi. Çaldık, kaydı kapattım ve o kayıt bende duruyor yıllardır.’Yeni albümlerde adımın besteciler arasından çıkarıldığını görünce ben de 2010 yılında ilk orjinal kaydı paylaşmak zorunda kaldım. Hatta Senfonik Rock’tı bu sonradan Barış dedi bunu yumuşatalım diye. Ondan sonra bir tane kaydı vardı, o süperdi ama onu maalesef bulamıyorum. Onda tam kronometrik çalıyorduk, bunda rastgele kaptırmaca çaldık, jam session gibi. Sonra aranje ettik parçayı. Sözleri Dönence’ye oturttuk. Barış’ın her parçasında sözler bir anlam taşıyor.

 

Nejat Tekdal’ın yayınladığı Dönence’nin demosu oldukça progresif bir haldeymiş…

 

Baştaki Glockenspiel kısmının Mike Oldfield’ın Tubular Bells’ine benzediğinden ve demonun da Deep Purple’ı andırdığından bahsediliyor. Bunun hakkında ne söylemek istersiniz?

Celal’in Mike Oldfield dinlediğini hiç sanmıyorum. Tubular Bells kaç yılındaydı onu hatırlamak lazım. Benziyor tabi, o dönem herkes birbirinden etkileniyor. Bak insanların sololarına, benzeyebiliyor. Bak mesela bana, Rick Wakeman’dan çok etkilendim. Solo geçişlerim onun gibiydi. Don Airey’i çok severdim. Don Airey bence Jon Lord’un çok daha üstünde bir klavyeciydi.

 

 

Bestecilik anlamında Jon Lord’u klasik müzik geçmişini de göz önünde bulundurarak Don Airey’den üstte görebiliriz aslında. Ama performans anlamında Don Airey oldukça iyi.

Jon Lord iyidir ama performansta Don Airey’i dinlemen lazım. Öyle böyle değil, Black Sabbath’ta, Rainbow’da, Deep Purple’da çaldı. Hala aktif müzik yapıyor. Bunun tarzını yakalamaya çalıştım tamamen.

Genelde kimleri dinliyorsunuz yerli ve yabancı olarak?

Bu aralar çok caz dinliyorum. Pat Metheny’i çok dinliyorum. Don Airey’i ara sıra dinliyorum. Genesis’i eskiden beri dinlerim. Pink Floyd’u hep dinlerim, muhakkak günde iki kere Pink Floyd dinlerim. Rainbow’dan bir parça dinlerim. Ama güncel gruplarda çok beni açan yok. Mesela Türk grupları dersen, Redd grubunu çok severim mesela. Tarz olarak çok avrupai çok modern bir grup. Rock müziğine yakışır bir soundları var. Türkiye’de Rock yapıp da ben Rockçıyım demesinler yani öyle bir şey yok. Gitara distortion rock olmuyor. Bazı Türkler 6/8 olduğu için Rock’a uygun. Hepsi değil yani, kendi özgün besteleri yok. Büyük Ev Ablukada da fena değil. Ben Redd’i çok beğendim. Tabi Pentagram çok çok iyi.

Yerli Progresif Rock yapan Nemrud diye bir grubumuz var. Hiç dinleyebildiniz mi?

Çok duydum, çok söylediler ama ben dinleyemedim henüz onları. İndiriyorum, dinleyeceğim.

Synthesizer çok müthiş bir enstrüman, milyonlarca olasılık var.

O kadar teknoloji gelişti ki, her sesi herkes çıkarabiliyor ama her ses her sese yakışmayabiliyor. Bunun için oturup düşünmek ve müziği yazmak lazım. Analogta adam gibi oturup o sesi yazıyorsun. Stüdyodayız İstanbul Gelişim’de Barış dedi ki, Nejat’cım biz yemeğe gidiyoruz sen de şu çekirgeyle lazer seslerini hazırlasana diye. Hadi hazırla bakayım, önünde bir sürü synthesizer var. Ben meraklıyım ya, bıraksalar stüdyoda yatacağım o derece. 21-22 yaşındayım o zamanlar. Çekirge sesini osilatörü filtre üzerinden geçirerek filtreyi de çekirge hızına çıkararak yapabildim EMS’de. Lazeri de Moog’la yaptım. O kolay frekansı, rezonansı sonuna kadar açıp frekans osilatöründen geçirerek yaparsın. O zaman çok hakimdim. Hakikaten çekirge çok zorladı beni. Şimdi sample yapıyorsun.

Türkiye’deki müzik piyasası hakkındaki düşünceleriniz neler?

Müzisyenlere hitap eden barlardan başlayalım. İnsanlar bu işten geçiniyorlarsa para kazanmaları gerekiyor. Tamam ticari görmeyelim diyorsun ama bunların hepsi zengin değil ki. Eskiden Kemancı vardı, hep doluydu. Bütün müzisyenler para kazanırdı. Kemancı‘yı yok ettiler. Şimdi tek tük kaldı. Dorock var, çok iyi bir tesisatı, ortamı var ama herkes her zaman dorock’ta çıkamıyor. Buradaki ufak tefek barlar çağırıyorlar sonra paralarını ödemiyorlar. Şimdi isim vermeyeceğim şu yandaki rock bar var. Fena bir grup da değil, 2500 lira ver demiş çalalım. 2500 lira ya, ekipmanları kaldırmaya değmez. Veremeyiz demiş. Şimdi böyle olursa müzisyenler nerede çalacak? Konser vermesi lazım. Popüler kültürde insanlar daha çok pop dinliyorlar. Şimdi hiphop çıktı, konuşarak müzik yapmayı bir şey zannediyorlar. Seven olabilir tabi, zevk meselesi ama ben şahsen hiphop’un sadece bas hoparlörleriyle tatmin olacağın bir müzik türü olduğunu düşünüyorum. Melodi yok, bir kaptırması yok. Coldplay’de mesela bir kaptırmaca vardır. Çok melodi yoktur ama kaptırırsın gidersin. Drum N Bass, Hiphop, House… Çok rahatsız oluyorum ben bunlardan. Tamamen bilgisayar ortamında yapılıyor. Ben sana öğreteyim şimdi cep telefonunda bir bakmışsın house müzik yapmışsın. DJ’lerin çoğu makina, bir tek kendi müziğini yapan Armin Van Buuren, Tiesto vs. var. Bir de canlı çalan var, Schiller. Mutlaka dinle Schiller’i… Zaten elektronik müzik Almanlarındır. Kraftwerk, Tangerine DreamTangerine Dream benim ilk dinlediğim elektronik müzik grubudur. İlk synthesizer’ı Demis Roussos‘un When i am a Kid parçasında dinledim. Bu alet ne ya? Allahım bu nasıl bir ses? dedim. Sonra gel Tangerine Dream dinletelim dediler. Adamlar deli gibi üretiyorlar, elektroniği dibine kadar kullanıyorlar. Bir de oturup analog aletlerle yazıyorlar. Son zamanlarda yaşlandılar da dijitale döndüler. Bildiğin Moog 55 ile çıkıyorlar. Moog 55 kullanıyorsan zaten uzaylı olman lazım. 3 tane Moog 55 ile çıkıyorlar sahneye masa kadar devasa bir alet.

 

 

Tamamen bilgisayar ortamında yapılan müzik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Elbet bir şey çıkar, önemli olan düşünceniz. Yaptığınız ortam önemsizdir. Önemli olan oturup düşünmek.

Vangelis…

Vangelis müthiş bir deha. Daha önceleri Demis Roussos ile beraber Aphrodite’s Child grubunda 666 diye efsane bir albüm yaptılar. O albüm çok baba bir albümdür. Sonra Vangelis kendi film müziklerini yapmaya başlıyor. Blade Runner mesela, yeni Blade Runner yaptılar ancak o havayı yakalayamadılar. Vangelis‘in aletlerini görmen lazım. Brass sesi için özel bir alet yaptırmış. Dünyada sadece Vangelis’te var.

Dönence’yi kaydederken Prophet 5 kullandınız mı?

Prophet 5 Barış’ta hiç yoktu. Hiç bir zaman olmadı. Prophet 5 Türkiye’de bir kişide vardı. Garo Mafyan’lardaydı sanırım. Prophet’in yerine Korg’un Polysix vardı. Şimdi Prophet 5’i üreten adam Dave Smith, tekrardan firmayı canlandırıyor. Dave Smith Instruments diye kuruyor. Prophet’i üreten mühendis bu adam. Prophet 6 ve 12’yi yaptı. Ama o kadar pahalı ki kimse tercih etmiyor. Güzel bir alet, analog ve şişman bir sese sahip ama bana göre çok pahalı. Prophet 5 kullanmadım.

Genç klavyecilere tavsiyeleriniz var mı?

Herkesi dinlesinler. En son aldığım Kronos’ta 1600 tane ses var. Güzel buldukları sese göre beste yapmasınlar, besteyi kafalarında şekillendirip senaryoyu oluşturduktan sonra çalmalılar. O ruhu yakalamak lazım, besteyi ruhla yapmak lazım. Para kazanmak için popçulara aranje yapıyorlarsa yapsınlar. Başka müzisyenleri dinleyip “Aa bak adam ne yapmış, ben bu kadar dolu bir şey yapmadım.” demesi lazım. Belli grupların tarzları var, dinlediğin zaman kimin çaldığını anlayabiliyorsun. İskender Paydaş’ın bir tarzı var. Tabanca gibi, darbeli köşeli parça yapar. İskender iyi bir davulcudur da aynı zamanda, onun için de davul tonlarını çok şişman yapar. Kayahan’ın parçalarını parlatan da İskender’dir. Sound oluşturmak başka bir şey, kaydetmek bambaşka bir şey. Kaydı televizyonda da en yüksek sistemde de dinlenebilecek şekilde ayarlamalılar. Mastering’e önem vermeliler.

En sevdiğiniz 5 Progresif Rock sanatçısını sayabilir misiniz?

  • David Gilmour
  • Ritchie Blackmore
  • Jon Lord
  • Don Airey
  • Jordan Rudess

Hemen aklıma gelenler bunlar.

Bize vakit ayırdığınız teşekkürler.

Görüşmek üzere.

Bu içeriğin tüm hakları progresifrock.com’a aittir, izinsiz herhangi bir şekilde kopyalanamaz.